ROMANCI OLMAK İSTERDİM

En son güncellendiği tarih: 22 May 2019

OKAN BAYÜLGEN...

Televizyon dünyasına farklı bir bakış açısı getirdi. Gecenin bir yarısında karşımıza çıktı. Diğerlerinden farklıydı. Yaptığı ilginç yayınlarla ve aykırı tutumuyla kendisini izletmeyi daima başardı ve en önemlisi, bir neslin vizyonuna katkıda bulundu. Dada Salon Kabare’de buluştuk ve uzun uzun konuştuk.


Ömür Uzel



ROMANCILIK YÜKSEK BİR MERTEBEDİR

Ben bir gösteri adamıyım. Tiyatro okudum. Yüksek lisansım yine tiyatro üzerine. Ama çocukluğumda aileme muştuladığım şey, bir romansiye (romancı) olabileceğimdi. Annem ressamdır. Evin her tarafı bir atölyeydi. Ben, resim kabiliyetimin olmadığını fark ederek, yazılar yazmaya başladım. Aslında ben de böyle olmak istiyordum ama benim için romansiye olmak, mertebesi çok yüksek bir iştir. Herhangi bir konuda başvuru kitabı, benden tavsiyeler, yaşadığım anılar gibi üfürükten tayyare bir iş yapmayı hiç istemedim. Okuduğum büyük, felsefi romanlardaki gibi olmak isterim. Bir çağın, bir şehrin, bir insanın sesi olmuş işler yapmak isterim. Büyük romansiyeler gibi olmak isterim.


SAYGIMDAN UZAK DURDUM

Bazen çok önemsediğinizde o yola giremezsiniz. Sanki o yol, hep büyük insanlar tarafından kat edilmiş ve size bir şey bırakılmamıştır gibi gelir. Aslında bütün sanat işlerinde cahil cesareti dediğimiz motivasyonun çok gerekli olduğunu düşünürüm. Yani ben gitar da çalarım, şarkı da söylerim. Ama müzisyenlere o kadar değer veririm ki elime gitarımı alıp bir yere çıkmayı düşünmem. Klipler yönettim, reklam filmleri çektim ama sinema filmi ortaya çıkarmadım. Bu yol, daha önce öyle büyük insanlar tarafından yüründü ki, kendimi oraya layık göremedim.


BİRÇOK YAZARA ÂŞIĞIM

Birçok yazara hayranlık duyuyorum. Fransızca kitap okuyabiliyorum. Ama Türkçemle okumak kadar bana haz vermiyor diğerleri. Bizim dilimiz duygusaldır. Felsefi kelimeler çoktur. Ancak Türkçe, kavramsal anlatıma pek müsait değildir. Anadolu topraklarında oturmuş, kalkmış, geçmiş, at sürmüş, çadır kurmuş ya da toprağı kazmış herkes müthiş bir dil bırakmış bize. Ben bu dili hep çok iyi konuşmaya çalıştım. Birisi farklı bir kelime söylediğinde hemen takılırım o kelimeye. O kelimenin nüanslarını, ağzımızdan çıktığında nasıl bir kütlesi, nasıl bir ağırlığı olacağını merak ederim.


GEÇMİŞİ YIKMAYA ÇABALIYORSUNDUR

Toplumun nabzını tutmak illa politik bir beyanat vermekle olmaz. Bütün sanatçılar muhaliftir. Başka çareleri yoktur. Sanatçı olabilmeleri, muhalif olmakla mümkündür. Yoksa tarih boyunca tek bir sanat akımının içinde sıkışıp debelenirdik. Ressamsan resme karşı, edebiyatçıysan edebiyata karşı bir tavrın vardır. Geçmişi yıkmaya çabalıyorsundur. Dolayısıyla zaten sen aykırısındır, isyankârsındır. Doğal olarak da bu sanatsal muhalifliğin politik olarak da kendini gösterir. Ama asıl muhaliflik, işimizdedir.


AĞIR ROMAN’DAN BİRKAÇ FİLM DAHA ÇIKARDI

Ağır Roman’ı bu kadar öne çıkaran her şeyden önce Metin Kaçan’ın güçlü kalemidir. Daha sonra bunu ele alıp projelendiren Mustafa Altıoklar’dır ve tabii oyuncularıdır. Savaş Dinçel’den Müjde Ar’a, çok önemli oyuncu kadrosu... Çekildiği yıl, Tarlabaşı, Dolapdere… Çok ince elenip sık dokundu. Birkaç tane Ağır Roman filmi çıkardı o filmden. Atilla Özdemiroğlu’nun müzikleri de o filmi uzaya fırlatmıştır.


SELİM İLERİ’DEN ÇOK ETKİLENİRİM

Böyle Buyurdu Zerdüşt bize sürekli aforizma fışkırtan bir kitap gibi görünse de aslında ilk gençlik deneyimidir. Beni çok etkilemiştir. Egzistansiyalist yazarlar beni çok etkiler. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche’nin müthiş yazarlığını görürsünüz. Söylediklerine katılmanız gerekmiyor ama Nietzsche sizi sorgulatır ve düşündürür. Önemli olan da bu. Türk yazarlardan da çok ilginç isimler söyleyebilirim. Mesela Selim İleri’den çok etkilenirim. Türk edebiyatında geçmişle gelecek arasında çok önemli bir bağdır. Edebiyat dünyasını çok kurgulayarak yapar bunu. Bütün büyük yazarlarla uğraşır. Okuyucuyu düşündürtür. Okuyucuyu, o yazarları okumaya yönlendirir.


BABADAN DADI OLUR

Kızımın baba olarak sorumluluklarını üstlenmemin yanında, bitip tükenmez bir biçimde eğlenceli arkadaş ve rol model olmaya çalışırım. Çocuklar proje değildir. Anne babaların içlerinde kalan arzuları gerçekleştirme alanları hiç değildir. Bir çocuk, bir bireydir. Onun kişiliğine doğumdan itibaren saygı duymak esastır.


GENCEBAY VE LED ZEPPELIN

Farklı sanatlardaki ortak noktaları keşfetmek, iyi yapılmış işleri sevmek, ilgilenmek ve onlara saygı duymaktayım. Benim için Gencebay’ın Hatasız Kul Olmaz şarkısı ile Led Zeppelin’in Kashmir’i arasında fark yoktur. İkisi de doğu müziğini yorumlayan iki eser. Ortak noktaları siz bulacaksınız. Sanattaki beceri ve vizyon çok önemli. Ben 1965 ile 1975 arasında bütün dünyada yapılan müziğe hayranım. Caz da böyle Blues da, senfoni de. Bugün dünyada bağımsız müzik kalmadı. 1975 senesinden bu yana ticari kuralların esiri oldular çünkü.


KELİMELERİN TADI

Benim iyi seslendirmeci olmamın nedeni ses tonum değil, o kelimeleri söyleme şeklim. Hakkı Devrim’den “ömrünüze bereket” sözünü duymayı çok severdim. Taşıdığı anlam o kadar güzel ki, başka bir dilde arasanız bulamazsınız. Fark ettim ki ben de onun gibi kullanıyorum. “Harikulade” sözü de öyle. Ağızdan çıktıktan sonra havada etkisi, sesi, müziği güzeldir. Kendime özgü bir tonlayışım var. Bu, bilinçli yaptığım bir şey. Kelimenin söylenişine vücudumla, sesimle nefesimle o kelimenin üzerinde çok duruyormuşum gibi bir ifade vermek yoluna gidiyorum.


GODARD DİYOR Kİ…

Godard’ın çok güzel bir sözü vardır: “İletişimin her türlüsü var ama kendisi yok” der. Ben bu iletişimi kurmayı başarabilen biriyim ve bu iletişimi şu ya da bu şekilde tekrar kurmayı başaracağım.


UFUK AÇMAK GİBİ DERDİM YOKTU

Yaptığım programların hiçbirini birilerinin ufkunu açmak, gençlerin eğitiminde söz sahibi olmak ya da toplumda bir kanaat önderi olmak için yapmadım. Bunların hiçbiri değildi amacım. Hâlâ da değil. Ben eğlence kurmak istedim. Ne demektir eğlence kurmak? Dört duvar arasında eğlence olsun istedim. Bugün de bunu gerçekleştiriyorum. Bugün bir kabarem var. İçinde sanat galerim var. Bir de kulübüm var.


DADACILARI HATIRLIYORUZ

Dadaizm akımının sanatkârları, 1. Dünya Savaşı sırasında sanatla burjuvazinin sadece kendine mal ettiği, kendi evlerine, kendi sergi salonlarına gömdüğü sanatı tekrar halkla buluşturmak amacı güdüyordu. Dadaizm, yıkıcı, dalga geçen, sarkazma dayalı eğlenceli bir akımdı. Etkileri çok büyük olmuştur. Dönüp dönüp Dadacıları hatırlıyoruz. Çok basit şeylerden yola çıkmışlar. Bir oyuncak attan yola çıkmışlar mesela. Sanat sevicilere karşı. Sanatı alıp satan, sanatın ticaretini yapan insanlara karşı yıkıcı olmuşlar. Halka yakın olmuşlar. Halbuki çok üstün bir sanat yapmışlar bir yandan da.


BENDEN BAŞKA TEMSİL EDEN YOK

Dünyada salon dadaları benden başka temsil eden kimse yok. Benim salon dadalarım var. Bir de Honolulu’da bir kuaföre toslarsınız. Dolayısıyla aslında yine bir eğlenceyi kuruyorum dört duvar arasına. Onun dekorasyonundan, orada sergilenen işlere ve orada sahneye konulacak eğlenceye kadar kurguluyorum. Yapıyorum, yönetiyorum ve aynı zamanda sahneye çıkıyorum. Bu benim kendi Dadaizmim.


OKUMA, BİR ZEVK ALMA EYLEMİDİR

Sesli okumada Türk yazarlar daha kolay okunuyor. Sesli kitap okuduğum dönemde Stefan Zweig, Franz Kafka ve Goethe okudum. Aramıza bir tercüman aldığımız zaman bu üçlü sevişmede zorlanıyoruz. Ama ben kendi dilimin zevkini tatmak isterim. Okuma, bir zevk alma eylemidir. Bir meşguliyet ya da bir ödev değildir.


INSTAGRAM’DA AVATAR BESLİYORLAR

Bugün genç ya da yaşlı herkes sosyalleşmeyi bir deneyim olarak kabul ediyor. Çünkü kendisi bir birey olarak çok fazla öne çıktı. Instagram’da bir avatar besliyor. Sabahtan akşama kadar şöyle güzel yedim, böyle eğlendim, ay ne güzel bir kedi gördüm… Burada müthiş bir hayat süren, öykünülesi bir kişiliği besliyor. Twitter’da ise memleket meselelerine çok yakın, asan kesen yorumlar yapan, istediği meşhur kişiyi anında hırpalayan birini besliyor. Facebook’ta da arkadaş toplantılarına katılıyor, ölenleri Facebook’a gömüyor, hatta eşini oradan aldatıyor… Bu kişi diyor ki “Ben mühim bir tipim.” Yaptığı her şey bir deneyim. Bugün imambayıldı deneyimliyor. İmambayıldıyı yutmuyor yalnız, onu deneyimliyor.


DENEYİM İKRAM EDİYORUM

Şimdi ben bu mühim tipe ne yapabilirim? Onun deneyimleyip, memnun olacağı bir oyun hazırlıyorum. “Le Petite Chef” ile ona bir gurme yemekle kafasından aşağı inen 3D projeksiyonla, küçük bir çizgi şefin izinde Hint, Arap ve Fransız yemekleri deneyimletiyorum. Kabarede katili bulmak, bir yandan da oyunculuk yapmak gibi bir şeyler deneyimletiyorum. Ben bir vizyonerim ve “insanlara her şeyi denettireceğim.”


BİR NESİL SANATA SAYGIYI FARK ETTİ

Benim yaptığım işte birkaç nesil, sanata saygıyı fark etmiştir. Başta yaşlılara saygıyı fark etmişlerdir. Toplumun yetiştirdiği önemli kişilere saygı duymayı gözlemlemişlerdir. Hatta bunları bizzat benimle yaşamışlardır. Hakkı Devrim, Erol Günaydın, Aydın Boysan gibi… Benimle beraber düzenli program yapan büyükleri gördüler. O zaman bu genç serseri oğlan ne demek istemişti? “Ben çok küstahım ama bakın benim başımda kim duruyor? Ve ben ona nasıl saygı gösteriyorum? Onun bilgisine, görgüsüne, Türkçesine nasıl saygı gösteriyorum?” mesajı vermişti.


BENİ BEN YAPAN GELENEKLER

Gelenekleri temsil eden insanlara ve bu memleketin bütün geleneklerine saygılıyım, çünkü beni ben yapan onlar. Onlara karşı yıkıcı ya da utanmaz bir tavır içerisinde hiçbir zaman olmadım. Birileri diyebilir ki “Sen telefonu seyircinin suratına kapattın.” Evet kapattım. Beraberce eğleniyorduk, dalga geçiyorduk, ilginç geliyordu insanlara… Hiçbir zaman kuru ya da yapay bir saygı göstermeye çalışmadım. Milli ve kültürel her şeye. Dolayısıyla bu eğlencenin üretiminde her ne yaptıysam kendim gibi yaptım. O zaman gençler ve benim yaşımda olanlar şunu gördüler; bu herif bir şeyden bahsediyor ama bize de bir şey işaret ediyor aynı zamanda. Mesela bize en iyi gitar çalan adamı işaret ediyor. En iyi sinema yapan adamı gösteriyor. Türkçe konuşmaktan bahsederken de birisinin Türkçesi ile dalga geçerken de güzel Türkçe konuşuyor.


TELEVİZYONA GÖRGÜSÜZLÜK HÂKİM

Aslında hiç bitmeyen bir problem, bizim televizyon programlarımızdaki zekâ ve kültürel düşüklük. Sadece insanların gözünü oyaladığı için oraya birtakım insanlar konmuştur. Müthiş bir görgüsüzlük hâkimdir televizyonlarda. Bir yandan da eğlencelidir seyirci için. Bütün bunların arasında çirkince bir çocuk çıkıyor, küstah küstah bir şeyler anlatıyor. Bu da ilgi çekti. Ben de şov dünyasının bu matematiğini kullanmadım değil.




Fotoğraflar: Cem Gültepe

©2019 Ömür Uzel

  • Black Instagram Icon